14 Şubat Sevgililer Günü’nün Felsefesi ve Asıl Öğretmesi Gereken Nedir?

0
191

sosyopia_ego_02

Dün, toplumsal bir turnusolun 2016 ayağı gerçekleşti. 14 Şubat 2016 Sevgililer Günü. Sokaklar zaten ister istemez kırmızıya, çiçeklere, hediye paketlerine boğuldu kapitalist isimli dedenin kucağı ve kolları arasında. İnternet de bundan nasibini aldı kaçınılmaz olarak. Kimisi çok mutlu olduğunu sandı, kimisi de çok nefret ettiğini. Yin-yang dengesinde dalgalanmalar meydana geldi. Ben de ekşi sözlük’te dolaşırken bu konuyla bağlantılı değişik başlıklara denk geldim. Sonuçta ekşi’nin de gündemi etkilenmişti ve karşımıza çıkıyordu yazı başlıkları. Bir tanesine 2-3 cümlelik bir yorum yaptıktan bir kaç saat sonra 50’nin üstünde beğeni aldığını görünce, “demek ki doğru bir şeyler yapıyorum” diyip, bunu fikirsel olarak işaret kabul ederek, yazıyı genişletip biraz daha ayrıntılaştırmak istedim. Hiç bir şekilde işin “kapitalist” boyutundan bahsetmeyeceğimi söyleyeyim. Onu zaten yeterince yapıyor herkes. Ki yeterince kartonlaştı da. Bir avm’den Che‘nin tişörtüne para bayılıp, gezi olaylarına katılıp aktivistlik yapmak kadar karikatürize bir hale gelmiştir. Asıl olan “ben” algısıdır çünkü trans halindeki insan için. Hiç işte, “ben” algınızdan daha önemli midir bir şeyin kapitalist nedenlere dayanıp dayanmadığı yahu? :)

sosyopia_ego_01

Çağımızın ilginç bir şekilde, “sevgilisiz yaşayabilen insanların” garipsendiği, nerdeyse parmakla gösterilecek bir zemin yaratmaya başladığını görüyorum. Oysa ki o şekilde yaşayabilmek olması gerekendir. Asıl sorun sevgilisiz yaşayamayandır ki o insanın kendini sorgulaması gerekmektedir. Çünkü yaşayamıyorsa, o kişi bir başka kişiye muhtaçlık duymaktadır. Sevgi mevzularında muhtaçlık tehlikelidir. Samimi değildir. Ego tabanlıdır. Kimse kimseye muhtaç olmadan, tek başına ayakta durabilmelidir ve işte ondan sonra birbirlerini sevmelilerdir. Yoksa o kişi sizin için aşk, sevgi değil; sadece ilaçtır, uyuşturucudur. Bir tür hastalıklı bağımlılıktır. Tabi bu meseleye objektif bir bakış atabilmek için; en büyük hastalık olan ego hakkında, iyi kötü bir şeyler bilmekte fayda vardır. Çok fazla bahsetmeyeceğim, çünkü bu zaten kendi başına apayrı bir konudur. Ego derken psikolojideki id, ego, süper ego meselesinden bahsetmiyorum. Burada kastedilen ego, size sürekli “ben” algısı pohpohlayan, ve bu sayede sizin yerinize yaşayan bir şeydir. Algıladığımız dünyada her an, ya siz (özünüz) yaşamaktasınız, ya da ego’nuz. Her an yaptığınız her eylem, ya ego’yu güçsüzleştirir ya da onu besler. Sizi; eline geçen tüm fırsatlarda pohpohlayarak sizden emdiği enerjinizle, sizin yerinize varlığını sürdüren, görünmez bir organizma gibi düşünebiliriz onu. Örümcek Adam‘ın üstüne bulaşan siyah simbiyot gibi de diyebiliriz. Kendiniz sandığınız sizi, size; “sen” sandırarak yaşamını sürdürür. Böylece “ikilik algısı” yaratırsınız. O andan itibaren de dualitenin acı ve mutluluk çemberinin kucağına düşersiniz. Her şey karşıtlaşır. Siz ve diğerleri, sen ve o, iyi ve kötü, güzel ve çirkin gibi. Ve bunun getirisi olarak da x varsa mutluyum, y varsa mutsuzum gibi koşullu bir sistem içinde genelde mutsuz olursunuz. İşin bu noktadan sonraki kısmı “insanın acıyla var olduğunu” sandığı bir yanılgı halinin derinleştirilmesi ile devam etmesi gerekiyor ama, ana konudan çok uzaklaşmamak adına buna hiç girmiyorum.

sosyopia_ego_03

Şimdi bu konuyu ilişkiler çerçevesinde düşünün. Asıl olması gereken erdemli bir ilişkide “ben” ve “sen” değil, “biz” anlayışının en üstte olması gerekmektedir. Ama ego dürter alttan alttan. (Tüm fırsatları değerlendiğini söylemiştim.) İşin “ben” kısmının daha önemli olması gerektiğini fısıldar. “Ben niye arayacağım ya, o arasın” gibi. “Ben bunları hak etmedim” gibi. Siz evrenin merkezindesinizdir ego’nun pohpohları sayesinde. Ve sevdiğiniz(i düşündüğünüz kişi) de size en yakın duran bir Ay‘dır. Diğer insanlar da etraftaki diğer gezegenler falandır. Sevdiğiniz, Ay gibi parlar, gözlerinizi kamaştırıp, sizi sarhoş ve hoşbeş eder. Yine de eninde sonunda “merkezci bakış açınız” baskın gelir. Ve işte “biz” algısının üstünde duran bir “ben” varsa, o ilişki er geç bitime doğru ilerler. Belki en fazla taraflardan biri “alttan almak, maruz görmek” eylemiyle hastalıklı bir ilişkinin devamlılığını sağlayabilir. Tabi bunun ne derece bir “mutluluk” sağlayabiliyor olduğunu düşünmeliyiz. :)

Böyle bir algı yapısı içinde, ilişki kavramından, aşk ve sevgi mevzularından anladığınız neyse, 14 Şubat‘tan göreceğiniz matematiksel işlemler ile bu işlemler sonrası üreteceğiniz hisler de odur. Onun bir uzantısıdır. Oysa, 14 şubat‘ın matematiksel işlemi üzerinden gelecek olan mutluluğa ihtiyacınız yok. Ya da gelmediğindeki mutsuzluğa. İkisinin de bir değeri yok. Çünkü 14 şubat‘ın kendisi size ait bir şey değildir. İçsel bir şey değildir. Dışsal bir şeydir. Yaptığınız sadece bir dışsal neden üzerinden kendinizi ödüllendirmek ya da cezalandırmaktır. Dışsal nedeni içselleştirmektir. Yazıyı hala okuyorsanız, ben’cil savunma sisteminiz çoktan öfkesel, nefretsel bir bocalamaya girmiştir. Hiç olmadı, gerçekleri kabullenememe sonucunu, işi espriye, dalga geçmeye vurarak dengelemeye, hedef şaşırtmaya başlamıştır. :) Bunlar üzerinden yanlış argümanlarla gelip, bunun varlığını korumaya kalkmayın. İstediğiniz kadar şirin sonuçlar sunabilirsiniz kendinizi “haklı” olduğunuza inandıracak. Ama kendinizle tekrar en kısa zamanda baş başa kaldığınızda ve biraz da cesursanız bu baş başalık anına, o zaman fark edeceksiniz içinizdeki “tatmin olamayan” boşluğu.

sosyopia_ego_06

14 Şubat üzerinden insanları çeşitli kategorilere ayırabiliriz. En belirgin 2 tanesi şudur; sevgililik müessesine dahil olduğundan dolayı o günü önemseyenler ile yalnız olduğu için o günden nefret edenler. En çok bu iki kategoridekiler o güne reaksiyon gösterirler. Mutlu olanlar (ki bunlar o günden ötürü sevgilileri tarafından beklentileri karşılanmış olanlardır) mutluluklarını paylaşırlar, aldıkları çiçeklere, hediyelere bakaraktan. Nefret edenler ise içlerinden dişlerini sıkarken, sosyal medyada da elinde sniper tutan ve “şunlar sevgili mi?” diye konuşan kedi caps’ini paylaşıp sözde işi mizaha vururlar. Esasında sanki zıtmış gibi görünen bu insanlar aslında aynı kümenin içindedirler. Çünkü beslendikleri yer aynı kaynaktır. Dışarıya yansıtılanın çok da aşırı bir önemi yoktur. Asıl olan kendileriyle yüzleştikleri zaman “neden böyle bir dayatmanın bağımlılığında mutlu ya da mutsuz olabiliyorum?” sorusuna gerçek bir cevap bulup bulamayacaklarıdır. Burada objektif bir kişisel sorgulamadan bahsediyorum elbette. Yoksa yine kendi içini rahat ettirmek için “cevap icat etmeye” çalışmaktan değil. Asıl olan; birileri zamanında “alın bugün 14 şubat, bugün bla bla, bunu önemseyin” dedi diye buna itaat etme halinin mantığını, bundan ötürü kendini cezalandırma ya da ödüllendirme saçmalığının ardındaki nedenleri görebilmek. Sırf böyle bir günün varlığını kabul etmekten dolayı insan his üretir mi yaf? Bu kadar mı acizdir? Kendinize gelin lütfen. Çünkü bu seviyeye düşmeyecek kadar değerlisiniz aslında. Şahsen ben bu durumu biraz da dinlere benzetiyorum. Birileri nasıl ki “alın bu kutsal kitap, buna uyun” falan dedi diye devasa kalabalıklar itaat etmektedir, işte aynı formül bunda da geçerlidir. Bir sürü insan 14 Şubat‘ın ağırlığı altında ezilerek, “sözde” sevdiğine ve sevildiğine inandığı sevdiceklerine ızdırap çektiriyorlar, ızdırap çekiyorlar ve beklentiye giriyorlar. Bunun üzerinden üzülüyor ya da seviniyorlar. Umarım tez zamanda iyileşirler. Çünkü anca o zaman kısırdöngüdeki çemberden kurtulur, anca o zaman yaşamaya başlayabilirler…

~At Kafası (MFA)

Yorumlar

yorumlar

YORUM YOK

CEVAPLA